Anadolu Medeniyetleri

10Haz

Anadolu Medeniyetleri

İnsan olma bilinciyle eş yaşta, onunla tarih yolculuğuna eşlik etmiş Anadolu, Eski Taş Çağı’ndan günümüze dek bizlere bunu takdir edecek eserleri bağrında saklamıştır. Araç yaparak diğer canlılardan kendini ayırmayı başaran insanın uzun soluklu hikayesi kültürlerin aktarım geleneğinde, mitin varoluşla harmanlandığı anlatılarda dile gelir. Prometheus’un beşeriyete sunduğu tanrısal ateşin beceriyle buluşmasıyla dünya yüzüne egemen olmaya başlayan insanın Anadolu’daki adımları da büyük olmuştur. Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde Anadolu insanının serüvenine tanık oluruz. Bu yazı, müzenin ev sahipliği yaptığı maddi kültürün tarihine kısa bir bakış sunmaktadır. 

 

Eski Taş Çağı zamansal olarak en uzun kültürel dönem, belgelenmiş ilk insan hareketliliğinden başlayarak günümüzden 12.000 yıl öncesine kadar uzanır. Bu dönem hakkında bildiklerimiz; insanların çakıl taşı, çakmaktaşı, hayvan kemikleri ve diğer kullanışlı malzemelerden yontarak yaptığı aletler kullandığı ve geniş aile grupları halinde mağara ve kaya altı sığınaklarında barındıklarıdır. Avcı-toplayıcı yaşam tarzına sahip bu gruplar tarımsal faaliyetlerde bulunmamışlardır. Ateş ısınma ihtiyacında, çiğ yiyecekleri pişirmede ve hayvanlardan korunmak amacıyla kullanılmıştır. Anadolu’da Eski Taş Çağı denince akla gelen ilk yer Karain Mağarası’dır ve burası Anadolu’da Eski Taş Çağı kronolojisinin oluşturulmasında önemli bir yere sahiptir. Epipaleolitik dönem ise tarım aktivitelerinin hemen öncesinde, insanın doğayı ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirerek ona hükmetmeye başladığı geçiş dönemini tanımlar. Anadolu’da Epipaleolitik dönemin tüm aşamalarına sahip yerleşim ise Öküzini Mağarası’dır. Burası, Karain Mağarası’nın yaklaşık 1,5 km kuzeydoğusunda yer almaktadır.

 

Yeni Taş Çağı’nda (Neolitik, bir görüşe göre takriben 9500-7300), Harran Ovası’nın yarı göçer toplulukları çevrelerini kuşatan doğanın canlılığını dimağlarından taşa işleyerek Göbeklitepe ile günümüze ulaştırmışlardır. Zengin betimler, kendilerinden evvelki yaşamların mağara duvarlarında bıraktığı resimlerle de benzerlik göstermektedir. Aynı coğrafyadaki yeni keşifler insanlık tarihinin bu önemli ve bir o kadar da gizemli evresini aydınlatmaya başlamıştır. Günümüzde kadim inşa tekniklerinin kısmen yansımasının görülebildiği geleneksel köy yerleşimlerinin dağılım gösterdiği bu bölge ile birlikte Anadolu’nun çeşitli yerlerinde insanlığın geride bıraktığı maddi kültürün izleri tarihimizi bize anlatmaktadır. Suyun bereketlendirdiği ovalara serpilmiş yerleşimlerden biri olan Çatalhöyük inanış ve günlük yaşamın kendine özgü ifadesini mimaride ve sanatında anlatıya dönüştürmüştür. Ana Tanrıça olarak bilinen figürinler Çatalhöyükle özdeşleşir ve Hacılar’da da karşımıza çıkar. Obsidyenin önemli bir ham madde olarak ticaretinin yapıldığı bu dönemde topluluklar birbirlerini etkilerler. Çatalhöyük mekanlarının duvarlarını süsleyen renkler, Canhasan’da farklı formlarda zengin betimlerle süslü çanak-çömlek üzerine sirayet eder. Yeni Taş Çağı’ndan madenin kullanılmaya başlanlandığı dönem olarak nitelendirilen Maden Çağı’nın (takriben MÖ 7300-3600) önemli merkezlerinden biridir burası. Bu çağda maden, ticaretin metasıdır. Ortak coğrafi paydanın bilinci de madenciliğin ve ticaretin gelişmesiyle güçlenmiştir. İnsanın macerasında madenin işlenmesi yeni bir sayfa açar, yerleşimlerin çevresinde surlar yükselmeye başlar. Fırat Nehri boyunca Uruk kültürü (orta-geç takriben MÖ 3600–3100) yayılım gösterir ve bölgeyi etkisi altına alır. Bu dönemden sonra Erken Tunç Çağı (MÖ 3500-2000) ile Anadolu’da şehirleşmenin başladığı görülür. Bakır, kalay ile karışır ve daha dayanıklı bir metal olan tunç ile silah yapımı artar. Bölgesel siyasi ve kültürel paylaşım alanları bu dönemle birlikte şekillenmeye başlamıştır. Anadolu’da madenin işlenmesinde ulaşılan teknik bilgi ve becerinin yansıması sanatsal ürünler, elit erkânının gömülerinde tunç ve altın objeler olarak Alacahöyük, Horoztepe’de karşımıza çıkmaktadır.

 

Çiviyazısının Mezopotamya’da ve hiyerogliflerin Mısır’da icat edilmesiyle birlikte Anadolu’nun kültür zenginliği yazılı bilgilerle vücut bulur. Eski Mezopotamya edebiyat geleneklerine göre Mezopotamya’da siyasi birlik sağlayan Agade kralları Sargon (MÖ 2334-2279) ve ardından varisi Naram-Sin (MÖ 2254-2218), Güneydoğu Anadolu’da seferler düzenlemiştir ve Orta Anadolu’da adlarını duyurmuştur. Sonraki kuşakların aktardığı Babil edebi metinlerinde bu krallıklardan söz edilir. Aralarında Hatti (Çorum), Kaneş (Kayseri-Kültepe) ve Purušhanda/Burušhattum (Acemhöyük veya batısında) yer almaktadır. Yazı Anadolu’da Agade’li Sargon geleneklerinden haberdar Asurlu tüccarların Kaneş’te (Kültepe) kurdukları ticaret yerleşkesi kārum aracılığıyla MÖ. 1950-1750 yılları arasında kullanılmaya başlanmış ve Orta Anadolu’da krallara hizmet veren kâtipler tarafından diplomasi ve ekonomi dilini oluşturmuştur. Dönemin başlıca krallıkları arasında Kayseri-Kültepe bölgesinde Neşa krallığı, batısında Purušhanda/Burušhattum ve doğusunda Mama Krallığı yer almaktadır. Mezopotamya ve Suriye’deki tüccarlar zengin Anadolu ile ticaret yapmak için birbirleriyle yarışmıştır. Kaneş’te yaşayan Asurlu tüccarlar burada evlenmiş ve aile kurmuşlardır. Anadolu sanatından da ilham olarak kendine özgü seramik geleneğini oluşturmuşlardır. Anadolu’daki siyasi çekişmelerin ardından Asurlu ticaret ağı Kaneş’ten ayrılmak zorunda kaldığından yazının kullanımı da bir süre takip edilememektedir. 

 

Geç Tunç Çağı’nda (MÖ 2000-1200) Anadolu’da siyasi mücadeleler süregelmiş, ardından Kuşşara kent devletinin kralı I. Hattuşili, MÖ 17. yüzyılda günümüzde Çorum-Sungurlu’da bulunan Hattuşa’yı (Boğazkale) ele geçirip Hatti ülkesinde Hitit devletinin güçlü temellerini atmıştır. Öte yandan Güneydoğu Anadolu’da Hurriler, Mittani devletini kurarak Suriye-Filistin’de 15. ve erken 14. yüzyılda Mısır’la rekabet eden büyük bir güç oluşturmuştur. Anadolu’da siyasi birliği MÖ. 14. yüzyılın ikinci yarısında kuran Hititler, MÖ. 13.yüzyılda daha fazla ön plana çıkmışlardır. Hattuşa’nın ait olduğu Hatti coğrafyasının kültür belleğini kendi devlet adlarında da korumuşlardır. Bunu yaparken aynı zamanda Anadolu’da Hititlerle birlikte yaşayan toplumların dillerini koruyan arşivler tutmuşlardır. Orta Anadolu’da devletin adını da aldığı Hatti halkına ait Hattice, Kuzeybatı Anadolu’da Palaca, Adana, Hatay ve Güneydoğu Anadolu’da Hurrice, Batı Anadolu’dan Akdeniz sahillerinden Güneydoğu Anadolu’ya uzanan geniş coğrafyada kullanılan Luvice dillerinde kaydedilen dualarla “Bin Tanrılı Hatti” var olduğu sürece dualar etmiş ve tanrılar adına festivaller düzenlemiştir. Anadolu’da Hititler’in kurduğu büyük konfederasyon ve Hatti adı ile anılan bu Anadolu devletini Mısır kayıtlarında Suppiluliuma (MÖ 1344-1322) ile Muwatalli (MÖ 1295-1272) dönemlerinde açıkça tanınmaktadır. III. Hattuşili döneminde (MÖ 1267-1237) günümüze kaydı kalan ilk uluslararası antlaşma, Kadeş Barış Antlaşması, Hatti olarak bilinen Hitit devleti ile Mısır arasında gerçekleştirilmiştir. MÖ. 13. ve 12. yüzyıllarda Anadolu ve Doğu Akdeniz’de varsayılan bir iklim krizi, tarım sisteminin çökmesi ve “Deniz Halkları” olarak bilinen bazı kavimlerin istilaları sonucunda Anadolu ve Suriye’de siyasi düzen bozulmuştur ve bütünlüğü bozulan yönetsel yapı parça parça Geç Hitit Krallıkları olarak Anadolu’nun güneyinde doğru bölgelerde Karkamış, Zincirli, Malatya ve Karatepe’de vücut bulmuştur. 

 

Bu dönemde, Hitit İmparatorluğu’ndan ilk örnekleri bilinen, Mısır hiyerogliflerine benzer bir şekilde işlev görmüş olup Anadolu’ya özgü sembollerle yapılandırılmış Anadolu hiyeroglifleri de özellikle Batı Anadolu’dan Güneydoğu Anadolu’ya kadar çok geniş bir çevrede toplumlarca benimsenmiştir ve Luvice yazıtlarıyla bu toplumlar, Geç Tunç Çağı’nın sonunda yaşayan iktisadi ve siyasi yıkılışın ardından bile Geç-Hitit kent devletleri bünyesinde Erken Demir Çağı (MÖ 1200-850) boyunca ve Orta Demir Çağı’nın (MÖ 850-550) önemli bir kısmında kültürlerini korumuşlardır. Bölgeye göç eden Arami boylarla beraber yaşadıkları bölgeler de olmuştur. Anadolu’daki başlıca Geç-Hitit devletleri arasında Karkamış (Gaziantep), Gurgum (Kahramanmaraş), Kummuh (Adıyaman), Tabal krallıkları (Konya), Hupişna (Konya-Ereğli), Melid (Malatya), Sam’al (Zincirli), Que (Adana) ve Palistin ardından Patina (Hatay) bulunmaktaydı. Bütün bu kent devletleri kendilerinden önceki yerleşim kültürü ve imgelem dünyasını da korumuş ve geleneklerinde yer vererek nesillerine aktarmıştır. 

 

Orta Demir Çağı’nın önemli gelişmeleri arasında Orta ve Doğu Anadolu’da Frig ve Urartu Krallıkları’nın kurulması vardır. Frigler, Erken Demir Çağı’nda Balkanlar’dan göç eden halklarla yerli toplumların bir arada yaşamasıyla oluşmuş bir konfederasyon kurmuşlardır. Friglerin Orta Anadolu’da en güçlü oldukları dönem MÖ. 8. yüzyıl sonlarına doğru Gordion’da hüküm sürmüş Kral Midas dönemidir. Midas’ın bir atasına ait ve takriben MÖ 725-720 tarihli “MM” Kurganı, anıtsal mimarisi ve zengin buluntularıyla Frig ölü gömme geleneklerinin ön güzel örneğidir. 

 

Van Gölü bölgesi ve Doğu Anadolu’daki toplumlar da özellikle Asur İmparatorluğu’nun Orta Demir Çağı’nda tekrar güçlenmesinden ve Güneydoğu Anadolu’yu kontrol altına almasından sonra onların siyasi yapılanmasından etkilenmiş ve tarih sahnesine Urartu Krallığı olarak çıkmışlardır.  İlk olarak Asurca ardından ise Urartuca kral yazıtlarıyla egemenlikleri altındaki toplumları Tuşpa (Van) merkezli bir yönetimin altında buluşturmuştur. Frigler ile Urartular arasında varlıklarını sürdüren Geç Hitit Krallıkları’nın bir kısmı Orta Demir Çağı ilerledikçe önce Asur egemenliğine girmişlerdir ve ardından da II. Sargon döneminde (MÖ 722-705) bir çoğunun yerinde Asurlu valiler atanmıştır. Buna karşılık Orta Anadolu’da, o zamanki adıyla Tabal olarak bilinen bölgede, Asurlulara karşı çıkan isyanı bastırmaya giden II. Sargon’u Tabal’da Gurdi adlı bir Tabal kralı tarafından öldürmesi ile MÖ. 7. yüzyılın ortalarına kadar Tabal devleti varlığını sürdürebilmiştir. Bilinen son kralının ismi kayıtlarda tam korunmasa da Mugallu’nun bir oğlu olarak tanımlanmaktadır. Urartu Krallığı’nın bilinen son yazıtları da MÖ. 7. yüzyılın ortalarına tarihlenir.        

 

Anadolu coğrafyası, Avrasya bozkırlarında MÖ 9. yüzyıl ve sonrasında oluşan ve arkeolojide İskit kültürleri olarak da bilinen atlı bozkır kültürlerinin de geniş siyasi yapılanmaları ve göçlerine tanıklık etmiştir. Asur İmparatorluğu kayıtlarında bu kültür coğrafyasından ilk tartışmasız biçimde kayıt altına alınan akın ve göçler Kimmerlere aittir. Sonradan Halikarnassos’lu Herodotus’un aktardığı Eski Yunan tarihi geleneklerine göre Kimmerler, Kırım ve Kafkasya’da kaybettikleri siyasi ve askeri mücadelenin ardından Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmıştır. Asur istihbarat kayıtlarına göre Urartu Krallığı’nın kuvvetlerini ağır yenilgiye uğratan Kimmerler MÖ. 7. yüzyıl boyunca Anadolu’nun farklı bölgelerinde egemenlik sahaları oluşturmuşlardır. Frigleri ve Urartuları zayıflatan Kimmerler daha sonra Batı Anadolu kıyılarında da etkin olmuşlardır. Erken Demir Çağı’ndan beri İç Batı Anadolu’da başkentleri Sardis olan Lidya’da yeni kurulan Mermnad Hanedanı Gyges (MÖ 687-652) de Kimmerlerle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Gyges döneminde Lidya siyasi olarak ilk güçlü dönemini yaşamıştır ve Erken Demir Çağı’ndan beri oluşan Eski Yunan ve Anadolu halklarının bir arada yaşadığı Ege bölgesinde de etkindir. Kimmerler Gyges’i yenip öldürdükten sonra Ege kıyılarına seferler düzenlemiştir. 

 

Lygdamis’in ölümünden sonra zayıflayan Kimmerlere karşı Lidyalılar güç kazanmışlardır ve MÖ. 6. yüzyılın ilk çeyreğine gelindiğinde Orta Anadolu’ya kadar egemen olmuşlardır. Aynı süre zarfında Medler ve Babilliler kurdukları ittifakla Asur İmparatorluğu’nu MÖ. 7. yüzyılın sonuna doğru yenmişlerdir. Asurluların son kalesi MÖ 610’da Harran’nın düşmesiyle Babilliler Güneydoğu Anadolu’yu Medlerle paylaşmıştır. Medler Toros Dağları’nın üzerinden Anadolu’da etkinliklerini arttırmaya çalışmıştır. Orta Anadolu’da başta Pteria (Kerkenes Dağı olduğu düşünülüyor) olmak üzere Lidya egemenliğine girmeyen bölgesel güçler de bulunmaktaydı ve bunlar Medler ile diplomatik ilişkiler sürdürmüşlerdir. Medler ile Lidyalılar MÖ 585 civarında Anadolu’yu ikiye bölmüşlerdir. MÖ. 6 yüzyılın ortalarına gelindiğinde Med İmparatorluğu Pers isyanıyla sarsılmıştır. II. Kuraş, bazı Med beylerini de yanına alarak Med kralını yenip Anadolu’dan Batı Orta Asya’ya kadar Pers Akaemenid İmparatorluğu’nu kurmuştur. Bütün Anadolu, Büyük İskender’in seferlerine kadar iki yüzyıl boyunca Pers satraplarınca yönetilmiştir. Pers listelerinde adı geçmekte olan satraplıklar Daskyleion, Sardeis (Sparda) Satraplığı, Kappadokia (Katpatuka), Ionia (Yauna) Satraplığı ve Armenia Satraplığı şeklindedir. Özellikle MÖ. 7.-5. yüzyıllarda, Anadolu’nun Ege ve Akdeniz bölgelerinde Karialılar, İonialılar, Lykialılar ve diğer toplumlar bir arada yaşamaktaydı. Modern felsefe ve bilimin temellerini attıklarına Sokrates, Platon ve Aristoteles öncesinde Miletos’lu (Didim) Thales, Efes’li (Selçuk) Herakleitos, Klazomenai’li (Urla) Anaksagoras gibi pek çok İonia ve Eski Yunan filozofun günümüze ulaşan ve dogmaları sorgulayan, doğa kanunlarını irdeleyen bilime öncü fikir ve çalışmaları tanıklık etmektedir.

 

Batı Anadolu’da Yunan Kent devletlerinin hükmü MÖ 546’da II. Kuraş’ın Kroisos’u yenmesi ile sarsılmıştır. Kent devletlerinin MÖ 499’da Perslere karşı başlattığı ayaklanma I.Darius’un MÖ 494’deki Lade Deniz Muharebesi’ndeki zaferiyle bastırılmıştır. Persler’in Anadolu’daki varlığı Makedonyalı Büyük İskender’in MÖ 334’de Granikos’ta (Biga Çayı) ilk darbeyi vurmasıyla yara almıştır. Ardından MÖ 333’de İssos’ta (Erzin) ve ardından MÖ 332’de Gaugamela’da  (Ninive – Erbil arasındaki ovalık alan) III. Darius’u bozguna uğratmasıyla Pers hakimiyeti yerini Makedonyalı İskender’e bırakmıştır.  İskender, Persler’in Anadolu’daki idari yapılanmasını önemli ölçüde korumuştur. Babil’de MÖ 323’de beklenmedik ölümünün ardından komutanları arasında patlak veren savaşlarla Diadokhlar dönemi başlamıştır. Bu dönemde Ptolemaioslar, Seleukoslar ve Antigonoslar’ın birbirleri ile olan güç mücadeleleri ile durulmayan bir iklim hâkimdir. Söz konusu karmaşa süreci Anadolu’da yerel krallıkların doğuşuna imkan sağlamıştır. Attaloslar’un Bergama Krallığı, Amasya’da Mithradatlar güçlenerek Hellenistik dönemin iki önemli aktörü haline gelmiştir. Bu süreçte Anadolu’da yerli dilleri bilen toplumlar aynı zamanda yeni siyasi düzene uyum sağlamak için Hellenistik kültürün de etkisiyle, kamusal hayatta ve diplomaside Grekçe kullanmaya başlamıştır. Yeni yönetsel düzenin dili günlük hayatta da böylece yaygınlaşmıştır. MÖ 278’de Anadolu’daki denkleme Avrupa’dan dahil olan Galatlar, savaş atmosferinin gözde savaşçıları ve tarihe yön veren toplulukları olmuşlardır.  Üç boy olarak gelen bu topluluk, Sakarya ve Kızılırmak arasına yerleşmiştir. Tolistobogii’ler Gordion ile Sivrihisar/Ballıhisar (Pessinus) arası bölgeye, Trokmi’ler ise Yozgat/Büyüknefes (Tavium) bölgesine gelirken Tektosaglar, Ankara’yı yurt edinmiştir. Strabon, Ankyra’yı bir Galat Tektosag boyunun bir kalesi olarak da tanımlamıştır. Byzantion’lu Stephanos tarafından aktarılan Afrodias’lı Apollonios’un bir rivayetine göre Ankara’nın kuruluşu Galatlar’a tarihlenir. Bu rivayete göre Galatlar, Pontos Kralları Mithradates (MÖ 302-265) ve Ariobarzanes (MÖ 265-255) ile bir ittifak yapmışlardır. Mısır Kralı II. Ptolemaios (MÖ 285-246), Karadeniz’e bir donanma göndermiş ve  ordusu ise Ege bölgesinde inip Karadeniz bölgesine ilerlemiştir. Galatlar, bu orduya karşı savaşmışlar ve bunun karşılığı olarak da Pontos Krallığı tarafından Ankara’da hüküm sürmelerine izin verilmiştir. Galatlara verilen savaş ganimetleri arasında Mısır donanma filosunun amiral gemisine ait olan çapa (Eski Yunanca “Ankyra”) vardır. Galatlar tarafından Frig Tanrısı Men’e adanmıştr. Bu çapanın daha sonra kent sikkelerinde yer aldığı görülmektedir. 

 

Romalılar MÖ 189’da Seleukos Kralı III. Antiokhos ile savaşmak üzere Anadolu’ya gelmişlerdir. Antiokhos’un yenilmesiyle MÖ 188’deki Apameia Antlaşması ile Anadolu’da yeni bir aktörün varlığı ortaya çıkmıştır. Antlaşma ile Ankyra, Bergama Krallığı denetiminde olmak şartıyla Galatlara geri verilmiştir ve II. Eumenes’e bağlanmışlardır. Bu süreç, Roma’nın uzaktan telkinleriyle sürdürülmüştür ancak Galatlar, Bergama egemenliğini kabul edememiştir. MÖ 183’de isyan etmişlerdir ve yeniden karışan Anadolu’da Bergama Kralı III. Attalos’un vasiyeti üzerine krallığın Roma’ya miras bırakılması ile yeni bir dönem başlamıştır. Roma’nın Asia Eyaleti bu toprak ile böylece kurulmuştur . Anadolu’nun Roma’ya tabiyetinde en mühim direnci Pontos Kralı VI. Mithradates göstermiştir ve yıkıcı saldırıları ile yaklaşık 30 yıl boyunca Roma’ya direnmiş ancak MÖ 66’da bu mücadeleye atanan Pompeius Magnus’a karşı bir dizi yenilgi sonrası MÖ 63 yılında intihar etmiştir. Ardından  Roma yeni topraklarının yönetsel düzenlemesine başlamıştır. 

 

Augustus’un Antonius ile olan savaşından sonra Augustus Anadolu’da egemenlik tahsis etmiştir ve  MÖ 25 yılında  Galatia Bölgesi de Roma eyaleti haline gelmiştir. Ankyra ise bu eyaletin yönetim merkezi olmuştur. Roma’nın ilk imparatoru Augustus’a ve Roma’ya adanmış bir tapınağa burada yer verilmesi imparatorluğun eyaletlerini gözetmesini ve eyaletlerin bağlılığının bir tezahürü olarak yükselmekteydi. Augustus döneminde Roma İmparatorluğu’nun dört bir yayına dağıtılan ve İmparator Augustus’un siyasi başarılarını anlatan Res Gastae Divi Augusti yazıtı da bu tapınağın duvarına Eski Yunanca ve Latince olarak kazılmıştır. Latince yazıt ön cephede, Yunanca yazıt ise iç cephe ve altar alanında kazılıdır. Günümüzde örneği tek olan bu yazıt dünya tarihi için eşi benzeri olmayan bir öneme sahiptir. 

 

MS 14’de Augustus’un vefatı sonrası Anadolu’da Roma varlığı izini güçlü bir biçimde devam ettirmiştir. MS 1. ve 2. yüzyıllarda kentler büyümüş bir kısmı da metropolis “ana kent” olmuştur. Ankara, bu dönemlerde Galat kökenli yönetici tarafından yönetilmekteydi. Roma idaresine girse de yerel yönetim etkiliydi ve kent yönetimindeki önemli memurluk görevleri ücretsiz yapılırdı ve onursaldı, halk tarafından sevilen kişilerden seçilirlerdi. Bu kişiler festivallere parasal destek sağlar ve belki sonra da senatör olabilirlerdi. 

 

Kent planı Augustus dönemiyle birlikte gelişmeye başlamıştır. Augustus Tapınağı’nın bulunduğu alanın Kybele ve Men tapınımına hizmet etmişti. Tapınak kentin en erken unsurlarından biriydi. Ana caddenin ve onu kesen sütunlu bir caddenin hamam yapısını tapınağa bağladığını söylemek mümkündür. 1982 yılında Kunduracılar Çarşısı temel kazılarında sırasında keşfedilmiş olan Tiyatro binası, büyük ihtimalle Augustus dönemi kent planlamasının içinde yer alıyordu ve sonraki dönemlerde çeşitli düzenlemerle kullanılmaya devam edilmiştir. Caracalla (MS 211-217) döneminde Ankara Kalesi güçlendirilmiş ve Roma Hamamı onun döneminde inşa edilmiştir. Roma döneminde Ankara’nın suyu Elmadağ’dan pişmiş toprak su künkleriyle taşınmış ve Roma Hamamı’na kadar ulaştırılmıştır. Ankara Kalesi ile Hıdırlık Tepe arasındaki vadiden geçen Hatip Çayı üzerinde de bir baraj yapısı bulunuyordu. Septimius Severus (MS 193-211) dönemi ve sonrasında, bir yandan Roma’ya sefer düzenleyen isyancı generaller, diğer yandan ise doğuda Partlara sefer düzenleyen düzenli Roma ordularının durak yeri olmuştur. Ankara’da MS 3. yüzyılın ortalarındaki Got akınları, Anadolu’daki Roma egemenliğini de sarsmıştır. Bu dönemden yazılı kaynaklar, Ankara’da  bir surun yapıldığını aktarmaktadır ve arkeolojik veriler de bunu ispatlar niteliktedir. 260’da İmparator Valerian’ın Şanlıurfa’da Sasanilere yenilmesi ve Sasanilerce ele geçirilmesinden sonra Suriye’deki Palmira Kraliçesi Zenobia 270’de krallığını Ankara sınırlarına kadar getirmiştir. Sonrasında İmparator Aurelian, Anadolu’yu geri almıştır.

 

Roma İmparatorluğu Konstantin döneminde (MS 306-337) Hristiyanlığın resmi olarak tanınması ardından Roma İmparatorlarının çoğu destekledikleri Hristiyanlık mezhebini ön plana çıkarmıştır. Zamanla tarihçilerin Bizans olarak nitelediği bir İmparatorluğa dönüşen Roma İmparatorluğu, tarihteki her devlet gibi zamanla gücünü yitirmeye başladığı süreçte Bizanslılar Anadolu’da kontrol ettikleri toprakları thema adlı idari birimlere bölmeye MS 7. yüzyılda başladılar. Batı ve Orta Anadolu’yu kapsayan “Anatoli Teması” (Ἀνατολικὸν θέμα), Hisaköy’deki (Amorium) merkeziyle yabancı güçlerin akınlarına karşı bir tampondu. “Anatoli” adının verilme nedeni ise Grekçe Ἀνατολή (Anatoli) kelimesinin "doğu" anlamına gelmesiydi ve Başkent Konstantinapolis’in doğusundaki bazı topraklar kastediliyordu. Selçuklular, 1071 Malazgirt Savaşı ve kilit siyasi olaylarla Anadolu’ya yerleştiler. Roma yapılarıyla ve diğer önceki toplumların kurumlarıyla başarılı bir sentez gerçekleştirdiler. Moğolların dünyada askeri olarak yayılmasıyla beraber İlhanlılar’ın Anadolu’yu 13. yüzyılın ikinci yarısında kontrol altına almıştır. Moğolların duraklaması ve Anadolu’dan çekilmesi ardından özellikle Bizans terminolojisini yakından tanıyan Osmanlı devleti için de Anadolu eyaleti kurulmuştur ve 19. yüzyılın ilk çeyreğine kadar bir birim olarak sürmüştür. Osmanlı İmparatorluğu zaman içerisinde gücünü yitirdikten sonra Kurtuluş Savaşı’nda Misak-ı Milli sınırlarının kalbi ve özgürlüğünün teminatı ve ortak değeri Anadolu olmuştur. 

 Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne, Ankara’nın Osmanlı dönemindeki ticaret faaliyetlerinin gerçekleştiği iki önemli binası ev sahipliği yapmaktadır. Bu yapılardan biri Mahmut Paşa Bedesteni, diğeri Kurşunlu Han'dır. Bedestenin kitabesi yoktur ancak Fatih dönemi baş vezirlerinden Mahmut Paşa tarafından 1464-1471 tarihleri arasında inşa edilmiş olduğu düşünülmektedir. Kurşunlu Han ise  tahrir kayıtlarına göre Fatih dönemi baş vezirlerinden Mehmet Paşa'nın İstanbul'un Üsküdar Semti'ndeki imaretine vakıf olarak yaptırılmıştır. Buu iki bina yüzyıllar sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonuyla müze olarak hizmet vermek üzere yenilenmiş ve Anadolu topraklarının kültürel zenginliğinin aynası olmuştur. 

 

Kaynakça

Akurgal, E. 2014. Anadolu Uygarlıkları, Phoenix Yayınları, Ankara. 

Arslan, M., Alpagut, A., Cinemre, O., Devecioğlu, Ü., Metin, M., Tırpan, N., Türkmen, M., Yurttagül, E., Zoroğlu, C. 2013. A Guide to Ankara Throughout the Ages, Museum of Anatolian Civilizations. Alter Yayıncılık: Ankara.

Cross, T. M., Leiser, G. 2000. A Brief History of Ankara, Indian Fort Press. Vacaville, California. 

Doğan-Alparslan, M., Alparslan, M. (ed.) 2019. Hititler: Bir Anadolu İmparatorluğu, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul. 

Işık, F. 2019. Uygarlık Anadolu’dan Doğdu, Akdeniz Ülkeleri Akademisi Vakfı, Bodrum. 

Kadıoğlu 2018  M. Kadıoğlu, Roma Bendi, içinde: M. Kadıoğlu – K. Görkay – S. Mitchell, Roma Döneminde Ankyra, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 217-224.

Kaya, M . (2018). “Anadolu’da Pers Satraplıkları: Kuruluş, Yönetim ve Etnik Yapı”, Cedrus 6: 159-179.

Keçiş, M, Güneş, C. 2018. “Bizansın Anadolu’daki Yeni Düzeni: Thema Sistemi’nin Ortaya Çıkışı ve Problemler” Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştırmaları Dergisi 19/43: 95-107. 

Köroğlu, K., Adalı, S. F.  (ed.). 2020. Assurlular: Dicle’den Toroslar’a Tanrı Assur’un Krallığı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul. 

Mitchell, S. Galatia Eyaleti ve Eyalete Ait İmparatorluk Kültü, içinde: M. Kadıoğlu – K. Görkay – S. Mitchell, Roma Döneminde Ankyra, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 25-34.

Mitchell, S . (2010). “Anatolia Between East and West The Parallel Lives of The Attalid and Mithridatid Kingdoms in the Hellenistic Age”, Anadolu Araştırmaları 17/1: 131-139.

Taşkıran, H. 2016. “The Paleolithic and Epi-paleolithic of Anatolia”, Der Anschnitt (Beiheft) 31:125-134.

Thonemann, P. (2016). The Hellenistic Age, Oxford University Press.

West III, W. C. 2013. Anatolia, içinde: R. S. Bagnall – K. Brodersen – C. B. Champion – A. Erskine – Sabine R.  The Encyclopedia of Ancient History, Huebner, 401–402.

Etiketler: anadolu,tarih